11 Nisan 2012 - 07:13

Son günlerde; "muhafazakâr" basında ki "İran ve Hizbullâh aleyhtarı" tutum… Yoksa, İran'a ve Hizbullâh'a karşı bu saldırgan tutumunuz; oyununuzu bozuyor olmalarından ve kendi günahlarınızın açığa çıkıyor olmasından mı kaynaklanıyor! Bu mu korkunuz? Tabii ya, İran'ı ve Hizbullâh'ı sürekli karalayın ki, dünya müstekbirleriyle aynı safta duruşunuzun yanlışlığı anlaşılmasın. Günahınızı kimse görmesin! Ne yani; İran da sizinle birlikte, Büyük Şeytan ABD'nin başını çektiği "haçlıların" yanında mı yer alacaktı? Eteklerinin altında Amerika'nın elinin dolaştığı, "entarili" Arap şeyhlerinin yanında, İslâmî İran'ın ne işi olabilir? Siz İran'ı kendinizle karıştırıyorsunuz!

Bismihî Teâlâ...

"Haset, imanı yeyip bitirir. Tıpkı ateşin odunu yeyip bitirdiği gibi!"

Bu söz, hasedi anlatan en muhteşem, en ürpertici hadislerden birisidir.[1]

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Haset, başkasının sahip olduğu bir güzelliğin yok olmasını ve onun kendisine geçmesini temenni etme duygusudur. Başkasının sahip olduğu o güzelliğin yok olmasını istemeden, sadece benzerine kendisinin de sahip olmasını arzulamaksa "gıpta"dır. Türkçe'mizde bunlardan ilkine "kıskanmak", ikincisine ise "imrenmek" tabiri kullanılır.

Hasedin dînen haram olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Kalbin dışına taşarak başkasına zarar vermeye dönüşsün yada dönüşmesin, hüküm aynıdır.[2] Gıpta ise tavsiye edilen, iman edenlere yakışan bir durumdur.

Haset en ciddî, en tehlikeli kalp hastalıklarından birisidir. Bunun yanında, bir o kadar da küçük düşürücü, iğrenç ve aşağılık bir huydur. Sonuç itibariyle, kişinin hem kendisine, hem de topluma büyük zararlar veren ahlâkî bir sapmadır.

Bu hastalığın pençesine bir düştün mü; artık üzüntü ve stresten kurtulamazsın. Üstün meziyetiyle senin gözlerini kamaştıran o kişiyi ne zaman görsen, onunla nerede karşılaşsan, içini sızlatır. Seni öfkelendirir. Adeta deliye dönersin!

Kim bilir; o kişi senin hakkında ne iyilikler düşünür, nice güzel duygular beslerken, sen onu kendine bir ayak bağı olarak görmeye başlarsın. Bir defa nevrin dönmüş, gören gözlerin körelmiştir; ona zarar vermeyi düşünür, yolundan kaldırmayı planlarsın...

Ancak ona bir türlü ulaşıp zarar veremezsin. Haset kin ve nefretsiz, inatsız olmaz. Ona karşı beslediğin kin ve nefret, her geçen gün artarak devam eder. İçin adeta yanmaya ve kavrulmaya başlar. Biraz nefes alıp rahatlamak için, onun hakkında yalanlar düzer, iftiralar atarsın. Ama nâfile! Buna rağmen inadından bir türlü vazgeçmezsin. Kendini, yüreğini yakan bu ateşle yaşamaya mahkûm eder, böylece kendini yeyip bitirirsin...

Kısacası, acınası, zavallı bir vaziyet içindesindir. İmam Ali'nin (a.s) şu sözü, hasetçinin bu acınası durumunu ne güzel tasvir ediyor:

"Ben hasetçi kadar mazluma benzeyen bir zâlim görmedim: Çünkü, sürekli bir hazımsızlık, gamlı bir kalp ve bitmez tükenmez bir hüzün onun ayrılmaz parçasıdır."[3]

Hasetçiler hem bu dünyada, hem de âhirette kendilerini azaba mahkum ederler. "Haset bir tür hamâkattir." diyen Râğıb el-İsfehânî'ye[4] katılmamak mümkün mü?

Hasedin ne denli kötü olduğunu ve sonunda ne tür tehlikelere yol açabileceğini anlamak için, Felaq sûresinde geçen, Rabbimizin "haset ettiği vakit hasetçinin şerrinden" kendisine sığınmamızı belleten ilâhî öğretisine bakıp düşünmek yeterlidir.

İnsanlık tarihi, hasedin yıkıcı sonuçlarıyla doludur. Unutmayalım ki; İblîs bu yüzden lanetlenip ebedi cehenneme mahkûm oldu. Kâbil bu yüzden kardeş kanı döktü.

Hz. Yûsuf'un yaşadığı üzücü olayların fâilleri bizzat kardeşleriydi ve her biri peygamber evlâdıydı. Onlara bütün bunları, kardeşlerine olan bitmez tükenmez hasetleri yaptırmıştı.

Yahûdî hahamların Hz. Îsâ'ya duydukları kin ve nefretin, aynı hahamların ve Hıristiyan papazların Hz. Muhammed'in elçiliğine karşı duruşlarının başka hangi nedeni olabilir?

Hz. Peygamber'in (s.a.a) vefatından sonra yalpalayan kimi çevreler, Emîr'ul-Mü'minîn hazretlerinin süregelen tavizsiz, dik duruşu karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşamışlardı. Ali hala oradaydı ve bu durum onları fazlasıyla rahatsız ediyordu.

Daha Hz. Peygamber Efendimizin mübârek naaşı ortadayken ve toprağa verildikten sonra Medîne'de yaşanan müessif olaylar bunun apaçık göstergesiydi. Fâtıma'tüz-Zehrâ (a.s) anamızın evi başka hangi nedenle basılmış, evin etrafı odunlarla sarılıp içindekilerle birlikte "ateşe vermekle" tehdit edilmişti?![5]

Mü'minlerin Emîri (a.s) "Şıqşıqıyye" adıyla bilinen meşhur hutbesinde, hilâfetin Osman'a devredildiği sözde "şûrâ" olayını anlatırken, "İçlerinden biri (yani Talha), hasedi yüzünden haktan saptı..." diyerek[6], aynı meşum hastalığa gönderme yapıyordu.

Cemel isyan hareketinin öncüleri de, tabii ki hasetleri yüzünden Hz. Ali'ye düşman kesilmişlerdi. İmam, "Onlar bu dünyaya, Allah'ın onu ihsan ettiği kişiye (yani zât-ı âlîlerine) sırf hasetleri yüzünden tâlip oldular!" diyerek[7], hakîkat perdesini aralıyordu.

Hz. Ali'nin (a.s), kendisine sorulan bir soruya verdiği mükemmel cevap üzerine, orada bulunan bir Hâricînin yüksek sesle "Allah canını alsın; ne kadar bilge şu adam!" diye bağırması[8] da, Hâricîlerin ona duydukları derin kin ve nefretin, hasedin tezâhürüydü...

Tarihin her döneminde, bunlar gibi daha yüzlerce yaşanmış örnek sunulabilir.

Son günlerde; "muhafazakâr" basında ve oralarda köşe başlarını tutmuş sözde "İslâmcı" yazarlarda, hatta pek çok ilâhiyatçıda şâhit olunan "İran ve Hizbullâh aleyhtarı" tutum da, tarihin aynen tekerrür ettiğini göstermektedir. Aylardır üzülerek takip ettiğimiz ve bu günlerde daha bir ivme kazanan bu düşmanlık nedendir?

Şanlı Hizbullâh yiğitleri, 2006 Temmuz'unda "33 gün" savaşında, işgalci rejime en ağır darbeyi indirdiklerinde; hep birlikte sevinmiş, çocuklar gibi "yerinde duramaz" olmuştuk. O günlerde "yere göğe" sığdıramadığınız Hizbullâh'a karşı, şimdi bu soğukluğunuz niye?

İran, daha düne kadar sizin en iyi, can ciğer dostunuzdu. Sırtınızı güvenle yaslayabileceğiniz en sadık komşumuzdu. O zamanlar en küçük bir sorunumuz yoktu.

Yoksa, İran'a ve Hizbullâh'a karşı bu saldırgan tutumunuz; oyununuzu bozuyor olmalarından ve kendi günahlarınızın açığa çıkıyor olmasından mı kaynaklanıyor! Bu mu korkunuz? Sizler, onların bu izzetli duruşuyla övüneceğinize ve onlarla birlikte hareket edemediğiniz için üzüleceğinize; günahınızı bastırmanın yollarını arıyorsunuz...

Tabii ya, İran'ı ve Hizbullâh'ı sürekli karalayın ki, dünya müstekbirleriyle aynı safta duruşunuzun yanlışlığı anlaşılmasın. Günahınızı kimse görmesin!

Sahi bu İran size ne yaptı? Suriye'de baş gösteren olaylara kadar; İran'ın "Şiîliğini" neden akıl etmediniz? Esed'in "Nusayrî ve Baasçı olduğu" bilgisine yeni mi ulaştınız? Bunları kulağınıza kimler üfürdü? Önceden şu "Hama olayı" nedense kimsenin aklına gelmiyordu! "Kardeş Esed", bir anda nasıl "Kâtil Esed" oluverdi?!

İran ve Hizbullâh karşısında eziliyorsunuz, değil mi? Tabii ya. Sizin niyet edip de (Gerçi bu niyetinizi hâlâ koruyor musunuz, bilinmez. Bu aralar, her nedense pek laik kesildiniz!) başaramadığınız İslâm devrimini, -üstelik- Şiî olmalarına rağmen onlar gerçekleştiriyor. Küresel istikbâra tek başına onlar kafa tutuyor. Bu da, İsrail'e atılmış bir taşı olmayanların edebiyat yapmalarını, boş "hamâsî" nutuklarını boşa çıkarıyor...

Ne yani; İran da sizinle birlikte, Büyük Şeytan ABD'nin başını çektiği "haçlıların" yanında mı yer alacaktı? Eteklerinin altında Amerika'nın elinin dolaştığı, "entarili" Arap şeyhlerinin yanında, İslâmî İran'ın ne işi olabilir? Siz İran'ı kendinizle karıştırıyorsunuz!

Dostlar! Anlaşılan siz İran'ı pek tanımıyorsunuz, hoş tanımak da istemiyorsunuz. İran kimsenin uşağı, eline alıp dilediği gibi evirip çevirebileceği bir "oyuncak" değildir.

İslâmî İran, tam 33 yıldır, her konuda kararlarını kendisi alan, kelimenin tam anlamıyla bağımsız bir ülkedir. Dünya siyâsetinde akşamdan sabaha ağız değiştirenler, Suriye'de yanlarında göremedikleri İran'a "ağız dolusu" saldırır oldular. Durmadan yer değiştiren bu çevreler, "İran ile Hizbullâh değişmiş!" diyorlar. Oysa İran da, Hizbullâh da her zamanki yerlerinde. Bu sadece sizin kuruntunuz / yanılgınız!

Sizin topraklarınızda kendisine karşı koruma kalkanı yerleştirdiğiniz, Suriye'de kolunu kanadını kırmaya çalıştığınız İran, sizlere yine de şefkat ve merhametle, babacan bir tavırla yaklaşıyor. Bir demet gül uzatıyor, zeytin dalıyla yaklaşıyor size. Nükleer programı beraber yürütelim, ¨ üzerinden alışveriş yapalım, İran'da petrol ve doğalgaz sondajı yapın; birlikte üretip satalım, teklifinde bulunuyor. İşte budur Ehl-i Beyt ahlâkı!

Bu günün yarını da var. Göreceksiniz; İran, Allah'ın izni ve yardımlarıyla bu hengâmeden de yüzü ak, başı dik çıkacak. O gün İran'a hangi yüzle bakacaksınız? Gerçi sizde "yüz"den bol ne var ki?! Elbet bulursunuz bir yolunu!

30 Mart "Toprak Günü" münâsebetiyle düzenlenen "Kudüs'e Küresel Yürüyüş" kâfilesine karşı ilgisizliğiniz, bu kutlu yolculuğu halkımızdan gizleyişiniz; "haset" olgusu dışında, başka hangi duyguyla izah edilebilir? Yoksa üzerine birkaç kürek toprak atıp unutturduğunuz "Mavi Marmara" olayının hatırlanmasından mı korkuyorsunuz?

Şunu unutmayalım: Rüşvetin, fitne ve fesadın kol gezdiği bir kurumda rahatça çalışan memurlar, çevirdikleri dolaplar anlaşılır, pislikleri ortaya dökülür korkusuyla, yanlarında bulunan "dürüst" insanları hep "ayak bağı" olarak görürler.

Kur'ân [Baqara: 109], kitap ehlinden çoklarının gerçek mü'minlere hasetleri yüzünden, onları tekrar kendi aralarında görmeyi arzuladıklarını belirtiyor. Acaba diyorum: Şu İran ile Hizbullâh hiç olmasalardı, daha mı iyi olurdu?!!! Önünüz tamamen açılırdı değil mi?!

Sizler İran'ı kendi batağınıza çekip yok etmeyi düşüneceğinize, "hayırda" birlikte, omuz omuza yarışamaz mıyız? Bize yakışan, en azından imrenmek değil mi? Zira, "Mü'min gıpta eder, haset etmez. Münâfık ise haset eder, gıpta etmez."[9]

Bazılarınız, ikide bir "mezhep" olgusunu kaşıyarak, tarihte yaşanmış Osmanlı-İran defterlerini yeniden açmaya pek hevesli görünüyor. Sakın ha! Aklınızdan bile geçirmeyin! Ne Türkiye eski Osmanlı, ne de İran eski İran! Aklımızı başımıza alalım. Ne olur, birazcık "sorumlu" davranalım ve lütfen, sarf ettiğimiz sözlere dikkat edelim.

Bu arada; Suriye rejimi, BM Suriye özel temsilcisi Kofi Annan'ın sunduğu barış planını aynen kabul etti. Muhâlefet'in (SUK), biraz gönülsüz de olsa kabul etmek zorunda kaldığı söz konusu plan, Arap birliğinin de desteğini aldı...

BM, Batı ve Arap Birliği, taraflarca da kabul edilen "Annan planı" ile, 1 Nisan'da İstanbul'da toplanan Suriye'nin dostlarını(!) ve onlara ev sahipliği yapan bizdeki "Suriye'ye karşı peşrev çeken" iktidarı, resmen "ofsayda" düşürdü!

Annan'ın sunduğu plan, esasen İran'ın ta başından beri savunduğu planla, üç aşağı beş yukarı aynı! Bu, Büyük Şeytan'ın başını çektiği Batı bloğunun, İran karşısında uğradığı yeni bir hezimetin ta kendisidir. "Esed'i yıkarak, İran'dan bölgeye uzanan direniş aksını kırma" umutlarını tamamen yitiren ve düşledikleri hayale asla ulaşamayacaklarını gören müstekbir güçler, bu yenilmişliklerini "çaktırmamak" için, sonunda Annan'ı devreye soktular! Güya kuyruklarını hala dik tutuyor görünüp, prestij kaybetmeyecekler!

Sonuçta, tıpkı Arap Birliği'nin Suriye'ye gönderdiği gözlemci heyetin başına gelenlerde olduğu gibi, birileri Annan'a "madik" atıp yarı yolda koymazsa, yahut kimi "Dostlar" önümüzdeki günlerde bu planı manipüle etmeyi ya da baltalamayı başaramazlarsa, Yakın Doğu Haber editörü Alptekin DURSUNOĞLU'nun da belirttiği gibi, sözde "Suriye devrimi" tabutunun son çivisi, muhtemelen Paris toplantısında çakılacak demektir.

Beyler! Düşlemekten vazgeçin. Esed'in gideceği falan yok! O yüzden, Esed'den sonra da "Esed'le birlikte" yaşamaya kendinizi alıştırsanız, iyi edersiniz.

Artık bırakalım şu hasedi; kini, nefreti ve inadı. Büyük Şeytan'ın oyunlarına gelmeyelim. Bu çapulculara daha ne kadar kanacağız? Onlarla iş tutmak yerine, İran'la bir olalım. Birlikte hareket edelim. İnanın kazanan biz oluruz; hem bu dünyada, hem de âhirette!

Vesselâm...

Abdulkadir Çuhacıoğlu 

--------------------------------------------------------------------------------

[1]– el-Küleynî, el-Kâfî: II, 306, IV, 89; Şeyh Sadûq, el-Faqîh: II, 67; el-Hurr el-Âmilî, Vesâil'üş-Şîa: X, 163, XV, 365; Şerîf Radıy, Nehc'ül-Belâğa: 85 nolu hutbe (= İbn Ebil-Hadîd, Şerhu Nehc'il-Belâğa: VI, 354)

Hadis, "iman" yerine "hasenat = iyilikler" sözcüğüyle, Sünnî hadis kaynaklarında da yer almaktadır. bk. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef: V, 330; Abd b. Humeyd, el-Müsned: II, 338; Ebû Dâvûd, es-Sünen: edeb, 52; İbn Mâce, es-Sünen: zühd, 22; Ebû Ya'lâ, el-Müsned: VI, 330; el-Beyheqî, Şuab'ul-Îmân: IX, 10, 12; Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd: II, 227

[2]– el-Ğazzâlî, el-İhyâ: III, 186; el-Meclisî, Mir'ât'ül-Uqûl: X, 158

Bazıları, "taşkınlığa ve başkalarına zarar vermeye sebep olmayan" hasedin mahzurlu olmadığını ileri sürerler. bk. İbn Rüşd, el-Beyân vet-Tahsîl: XVII, 63; İbn Müflih, el-Âdâb'üş-Şer'iyye: I, 132; el-Birgivî, et-Tarîqat’ül-Muhammediyye: II, 298-307 (= el-Hâdimî ve İbn Receb’in şerhleriyle)

[3]– İbn Şu'be el-Harrânî, Tühaf'ül-Uqûl: s. 225 (= Türkçe çevirisi); el-Meclisî, Bihâr'ul-Envâr: LXX, 256; Ali Rızâ es-Sâbirî, el-Hıkem'üz-Zêhirâ: s. 291; Mehdî Sadr, Ehl-i Beyt Ahlâkı: s. 200

[4]– Râğıb el-İsfehânî, ez-Zerîa ilâ Mekârim'iş-Şerîa: s. 246

[5]– Çoklarının maslahat gereği pas geçtiği bu olay için bak. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef: VII, 432; et-Taberî, et-Târîh: II, 233-234; el-Belâzürî, Ensâb'ul-Eşrâf: I, 586; İbn Abdilberr, el-İstîâb: II, 254-255; İbn Ebil-Hadîd, Şerhu Nehc'il-Belâğa: II, 45, VI, 11, 47-49, XX, 34, 147; Ebul-Fidâ, el-Muhtasar: I, 156; İbn’üş-Şıhne, et-Târîh: s. 101; el-Isâmî, Simt’un-Nücûm: II, 332; Cafer Sübhânî, el-Huccet'ül-Ğarrâ' alâ Şehâdet'iz-Zehrâ: s. 23-47 [= http://imamsadeq.org/ar.php/page,536BookAr151P2.html#23] ...

[6]– Şerîf Radıy, Nehc'ül-Belâğa: 3 nolu hutbe (= İbn Ebil-Hadîd, Şerhu Nehc'il-Belâğa: I, 184)

[7]– Şerîf Radıy, Nehc'ül-Belâğa: 169 nolu hutbe (= İbn Ebil-Hadîd, Şerhu Nehc'il-Belâğa: IX, 295)

[8]- bk. Murtazâ Mutahharî, Hz. Ali: s. 119

[9]– el-Küleynî, el-Kâfî: II, 307; el-Hurr el-Âmilî, Vesâil'üş-Şîa: XV, 366

"Mü'min bir kulun içinde iman ile haset birleşmez!" lâfızlarıyla: Nesâî, es-Sünen: cihâd, 8; İbn Hıbbân, es-Sahîh: VII, 42; el-Beyheqî, Şuab'ul-Îmân: IX, 11